| | Üretsiz Blog oluştur
nufüs huviyet cuzdanı

SGKtv

SGK tv radyo internette her zaman "bilgi" ve "ilginç" bir kaba koyulur, yoğurulur; elle şekil verilip sözlük tavanına fırlatılır. yapıştı mı ? hah, tamam kıvam tutmuş demektir.

Erol Katırcıoğlu 'Üçüncü yol' siyaseti

 

 

Erol Katırcıoğlu 'Üçüncü yol' siyaseti


16/02/2008 (642 kişi okudu)

Hani diyorduk ya CHP'nin devletçi ve milliyetçiliğe yönelmesiyle yeni bir siyasi alan oluştu ve bu siyasi alanı dolduracak kimse yok. Bu alan ne CHP türü 'solculuğa' ve ne de AKP türü 'demokratlığa' prim vermeyen 'özgürlükler' konusunda duyarlı insanların alanıydı. Kendini liberal, sol, sosyal demokrat ya da demokrat hisseden insanların. O nedenle de bu kesimi dikkate alarak özgürlükçü yeni bir 'üçüncü yol' siyasetine ihtiyaç var diyorduk. Oysa bu son gelişmeler bu alanın homejen bir alan olmadığını ortaya koydu. 'Özgürlükler' konusunda duyarlı bu kesim başörtüsü konusunda ayrıştı. 'İlkeleri' ve 'korkuları' arasına sıkıştı. Aralarından bazıları koşulsuz yasağın kaldırılmasını savundu. Bazıları ise koşullar öne sürerek tereddütlü davrandı. Bazıları da benim gibi yasağın kaldırılmasını koşulsuz desteklerken, yapılış biçimini 'hoyratça' buldu. Bu kesimin 'hoca' takımı da kendi içinde üçe bölündü ve ayrı imza listeleri dolaştı vs.
Türkiye siyasetinde AKP ve CHP arasında bir 'üçüncü yol' siyasetine ihtiyacı çoktandır konuşuluyordu. CHP'nin milliyetçileştiği, AKP'nin ise topluma güven vermeyen uygulamaları arasında ülkenin temel sorunları olan Kürt sorunu, Alevi sorunu ve tabii 'başörtüsü' sorunu gibi sorunları 'özgürlükçü' ve 'haklar' çerçevesinde çözebilecek yeni bir siyaset arayışı ihtiyacı çoktandır konuşuluyordu. Nitekim örneğin,10 Aralık Hareketi böyle bir arayışın adımlarından biriydi. DİSK'in çağrısı üzerine toplanmış ve iki yıldan bu yana bu yönde çaba göstermekteydi. Tabii bu yönde çaba gösteren başkaları da vardı kuşkusuz. Ama ne var ki bu başörtüsü konusundaki ayrışma bu üçüncü yol siyasetinin de homojen olmadığını, hatlarının belirlenmesi gerektiğini ortaya koydu.
Ortada bir gerçek varsa o da ülkedeki mağduriyetlere işaret etmeden, o mağduriyetler için özgürlük talep etmeden bir 'üçüncü yol' siyaseti bence mümkün değil. Bu nedenle de bir 'üçüncü yol' siyaseti içinde yer alacak özellikle sol ve sosyal demokrat kesimlerin sorunlu toplum projeleri içinden hayata bakmak yerine solun ahlaki pozisyonlarından bakmaları çok daha yararlı olacaktır. Bu ahlaki pozisyonlardan biri kuşkusuz her türlü mağduriyetin yanında olmak. Mağdurların haklarını ve özgürlüklerini savunmak. Güney Amerika'nın yakın tarihinde kilisenin bile kendini uzak tutamadığı bu ahlaki duruş, rahiplerin devrimcilerle birlikte çalışmalarına ve egemen sınıflara karşı birlikte mücadele vermelerine dek derinleşmişti. Dolayısıyla başına örtü koyduğu için üniversiteye gitmesi engellenen kız öğrencilerin mağduriyetlerine solun ahlaki olarak sempati göstermemesi ve destek vermemesi, giderek koşullar ileri sürmesi bence düşündürücü. (Bu çerçevede ÖDP BaşkanıUfuk Uras'ın tavrını da garipsediğimi söylemeliyim). Böyle bir tutumun solun Türkiye'deki düşünce kökenleri üzerine ve özellikle de Kemalizm'le ilişkisi üzerine durmayı gerektirdiği açık.
Eğer bir 'üçüncü yol', Kürtlerin mağduriyetlerini sahiplenmeyecekse, Alevilerin taleplerini kendi talepleri gibi algılamayacaksa, genel olarak kadınların, özel olarak da başörtülü üniversiteli kızların aşağılanmalarına karşı çıkmayacaksa, cinsel ayrımcılığa uğrayanların dertlerine çare aramayacaksa nasıl ve neden üçüncü yol olsun ki? Neden ve nasıl yeni bir ruh ve yeni bir umut olsun ki?

 

Kleopatra, Evren, Doğramacı...

 

 

 

Kleopatra, Evren, Doğramacı...

16/02/2008 (468 kişi okudu)

 

ORUÇ ARUOBA 

Tarihle ilgili, "öyle olmasaydı şöyle olurdu" gibi belirlemelerde bulunmak her zaman saçma sonuçlara yol açar: "Kleopatra'nın burnu o kadar büyük olmasaydı, Roma tarihi farklı olurdu" gibi... Ama, bu türden düşünce-deneyleri, bazen, açımlayıcı olabiliyor.
Son 'türban' itişmelerine bakarken, kafamda, 12 Eylül'e ve YÖK'e geri dönüp durdum (Belki, kişisel bir takıntıdır...): Evren ile Doğramacı'yı bir araya getiren ve onları Türkiye'nin 'kader'inde etkili kılan tarihsel süreç olmasaydı, işlemeseydi, ne olurdu, diye düşündüm. (Erbakan'dan Erdoğan'ı türeten süreç(ler)in bu süreçten etkilenmemiş olacağını varsayarak— bu sayıltımın yanlış olduğunu da bile bile...)
Şunlar olurdu (olabilirdi): Üniversiteler —1961 Anayasası ve her birinin kendi özel kuruluş kanunu altında— 'hükmi şahsiyet'lerini ve 'muhtariyet'lerini, yani özerkliklerini koruyor olurlardı. O zaman, öteki süreçler sonucu önlerine gelen; ne imam ne hatip olmayacakları bilinerek 'İmam-Hatip Lyceé'lerine sokulup çıkarılan genç kızlar, türbanlarıyla, birer 'koç boynuzu' olarak üniversite kapılarına dayandırtılınca, her bir üniversitenin senatosu ve onun seçtiği rektörü, oturup —belki ötekilerle bir araya gelip 'istişare' ederek— karar verirdi, bu 'tasallut' karşısında ne yapacaklarına.
İki şey yapabilirlerdi: Ya, 'tasallut'u zararsız bulup görmezden gelerek kapıyı açarlardı—o zaman türban da belki 'koç boynuzu' olma niteliğini ve etkisini büyük çapta yitirir, öteki, blue-jean'li ve mini-etekli öğrenciler arasında bir ilginçlik, bir 'renk' olarak kalırdı. Ya da, bunun ciddi bir 'tasallut' olduğuna karar vererek, türbanın 'masum inanç gereği' olanı ile 'militan siyasal simge' olanı arasında bir ayırt etme ölçüsü arayıp bularak, buna göre, kapıyı açar ya da kaparlardı.
(Bu ölçünün nasıl bulunabileceğini bilemiyorum; ama, üniversiteler üniversite olma yolunda devam edebilselerdi, bu ölçü aranabilir ve bulunabilirdi, diye ummak istiyorum. —En azından, üniversite yöneticileri ve hocaları, bu kızlara potansiyel 'antilaik eylemci'ler ya da potansiyel 'ideolojik yandaş'lar diye bakmayabilirlerdi; onları, karşı karşıya oldukları ve kendi sorumluluk alanlarına giren bir toplumsal oluşumun—bir sorunun— ürünleri, ve, insanlar olarak, kurbanları, olarak görebilirlerdi; bundan da gerekli ve yerinde sonuçlar çıkarmaya çalışırlardı, diye, gene, ummak istiyorum. Örneğin, şu anda olmayacak şey ama, Şerif Mardin ya da Mete Tunçay ya da Fazıl Sağlam ya da Murat Belge, kendi üniversitelerinin (senatolarınca seçilmiş) rektörleri olsalardı...)
Yani, durum, bugünkü gibi, kafalarını eşlerinin başlarına taktıkları öte-beriye takmış bir başbakan ile bir cumhurbaşkanının, ve bir Meclis 'çoğunluğu'nun, etkili olabildikleri bir durum olmazdı. Üniversitelerin (hepsinin!) 'baş'ında, berikilerin atadıkları, bir ideoloji sahibi "sicil amiri" de olamazdı, çünkü YÖK diye, bütün üniversiteleri "Ham!" yapabilecek bir canavar, bir 'monstrum', bir 'hilkat garibesi' olmazdı.
O zaman, 'koç boynuzu' durumuna sokulmuş kız öğrenciler, üniversitelerinde, kendilerine, kafalarına takılanın ne olduğunu anlatacak hocalar bulurlardı. Umuyorum... Belki... Herhalde...
—Ah Kleopatra, ah Evren, ah Doğramacı!...

Oruç Aruoba: Felsefeci, eski üniversite üyesi

 

Kosova Pandora'nın kutusunu açar

 

 

Kosova Pandora'nın kutusunu açar

Kosova Pandora'nın kutusunu açar
ABD, Britanya ve AB'nin büyük kısmı, Kosova'nın Sırbistan'dan tek taraflı bağımsızlığına destek vererek karmaşaya yol açacak. Kosova'nın bağımsız varlığının BM'yi es geçerek tanınmasının, Gürcistan, Bosna, Kıbrıs hatta İspanya ve Britanya'da yaratacağı etkiyi kestirmek mümkün değil

16/02/2008 (505 kişi okudu)

 

Sımon Tısdall 

Saddam Hüseyin 1990'da Irak'ın '19. eyaletini' (Osmanlı döneminde Basra eyaletinin parçası olan, Britanya himayesi altında Kuveyt devletine dönüşen bölge) ilhak ettiğinde dünya infiale kapıldı. Batılı ülkeler emirlik topraklarının egemen bütünlüğünün ve sınırlarının BM Şartı'nın garantisi altında olduğu konusunda gürültüyle ısrar etti.
Dönemin Britanya başbakanı Margaret Thatcher'ın kışkırttığı eski ABD başkanı George H. W. Bush, Körfez Savaşı'nı başlattı. Bu savaşın etkileri bugün hâlâ Irak'ı sarsıyor.
Aradan 18 yıldan az bir zaman geçti ve uluslararası düzenin aynı kendinden menkul muhafızları, Kosova'nın Sırbistan'dan zorla ayrılmasına imza atarak, kendi tezlerini tepetaklak etmenin eşiğinde. Gelecek 72 saatte beklenmedik bir gelişme olmazsa, ABD, Britanya ve AB'nin büyük bölümü yeni bir egemen devletçiğin kopuşuna destek verecek.

AB altından kalkamayabilir
Sovyetler'in sicili göz önüne alındığında şöyle bir ironi de söz konusu: BM'nin toprak ilkesinin ve uluslararası hukukun kasten ve bariz biçimde ihlal edilmesine itiraz, büyük oranda Rusya'ya kaldı. Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov şöyle diyor: "(Batılı ülkelerin) çoğu riskleri anlamıyor. Bunun dünyanın birçok bölgesinde kaçınılmaz bir domino etkisiyle sonuçlanacağını anlamıyorlar. Bu durum Avrupa'daki güvenliğin ve BM Şartı'nın temellerine de zarar verir."
Ama ne gam, Kosova'nın, öfkeye kapılmış burnundan soluyan bir Sırbistan'dan tek taraflı bağımsızlık ilanının pazar günü gerçekleşmesi bekleniyor. Bu Avrupa için büyük bir tehlike anını ifade ediyor, zira AB ülkeleri izlemekle yetinmeyecek. Bağımsızlık ilanından birkaç saat sonra Brüksel'deki dışişleri bakanları toplantısında Kosova'da 2 bin 200 polis memuru, yargıç ve idareci konuşlandırılması talimatı verilecek. Avrupalı askerler zaten oradaki barış gücünün belkemiğini oluşturuyor.
BM çekip gidince, Kosova AB'nin masraflı ve muğlak himayesi altında, fiilen birliğin bir vilayeti haline gelecek. Kendi içlerinde bölünen, hastalıklı bir kararsızlık yaşayan, askeri ve ulus inşa kaynakları açısından (Bosna, Çad, Lübnan ve Afganistan'daki gibi) birçok başka taleple karşı karşıya olan AB ülkelerinin bu görevin altından kalkıp kalkamayacağı kuşkulu. Bütün o kasıntılı laflara rağmen, Kosova Avrupa'nın 'karanlıktaki büyük taklası'dır. Blair tarzı müdahaleciliğin en aşırı ifadesidir. Ve yine karmaşanın ele avuca gelmez öğrencisi Thomas Hobbes'u anan kuşkuculara göre, nüfusu az, kaynakları kıt, bölünmelerini giderememiş ve pek az gözle görülür desteği bulunan Kosova'nın bağımsız varlığının 'yalnız, yoksul, acı, şiddetli ve kısa' olacağı görülecek.
Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, Kosova'nın ayrılmasının arzu edilir, gerekli ve kaçınılmaz olduğunu söylerek Brüksel'deki genel havayı ele veriyor. Geçen ay şöyle diyordu Rehn: "Balkanlardaki insanlar bu yıl keskin bir tercihle yüzleşecek: Bölge ya 1990'lardaki savaşlardan kalma sorunlarını çözecek ya da gerisin geri istikrarsızlığa ve milliyetçiliğin aşırı uçlarına sürüklenecek."
Fakat Sırp siyasetçiler, 1990'ların hayaletlerini tümüyle gömme arzusunun Avrupa'yı, zorlama bir Kosova anlaşmasının yakın ve uzak vadeli tehlikelerine karşı körleştirdiği uyarısında bulunuyor. Daha ilk anda Sırbistan Başbakanı Vojislav Koştunitsa bağımsızlığı, 'teröristlerin yasadışı eylemleri' olarak reddetme sözü veriyor ve ekliyor: "Böyle bir yaratığın bir an olsun yaşamasına izin vermeyeceğiz."
Kosova'nın Sırpların yoğun yaşadığı kuzey bölgesi Mitroviça'da bağımsızlık muhtemelen yeni, reddiyeci bir yerel meclisin kurulması, bir sivil itaatsizlik kampanyası ve şiddetli direnişle karşılanacak. Bunların bağımsızlık ilanından önce yaşanması da mümkün.
En güçlü ihtimal şu: Doğumundan sonraki birkaç gün içinde kuzey Kosova fiilen bölünecek. Koştunitsa'nın Sırplara evlerini terk etmeme ve topraklarını koruma çağrısında bulunmasının nedeni de bu. Haberler Belgrad'ın bölgedeki 120 bin etnik Sırp'ın tümüne Kosova polis gücünden ayrılmaları, diğer iki toplumlu kurumlarda işbirliğini sona erdirmeleri ve 'paralel yapıları' güçlendirmeleri çağrısında bulunabileceğini ortaya koyuyor. Sırbistan Kosova'daki telefon, internet ve elektrik hizmetlerini kesme gücüne de sahip; ve Kosova'nın bağımsızlığını tanıyan ülkelere karşı henüz belli olmayan misillemelerde bulunma tehdidi savuruyor.

AB'nin güvenliği de zarar görür
Bütün bunlar gelecek aylarda halledilebilir meseleler. Fakat daha uzun vadede, Kosova'nın uluslararası zeminde onaylanan bölünmesinin, Gürcistan, Bosna, Moldova, Kıbrıs, hatta İspanya veya Britanya gibi iç bölünmeler yaşayan ülkelerdeki etkisini kestirmek mümkün değil. Batı'nın BM'yi (ki Rusya Kosova'nın tanınmasını BM'de engelleyecektir) baypas etmesinin sonuçlarını, bunun yanı sıra AB'yi bekleyen zorlu güvenlik ve ekonomi sorunlarının boyutunu ve keskinliğini de kestirmek güç.
Rusya dışişleri bakan yardımcısı Sergey İvanov'un 'Pandora'nın kutusunu açmak' diye nitelediği durum işte bu. Sırbistan Çalışma Bakanı Rasim Llajiç'in nitelemesiyse daha vahim: "Karmaşanın başlangıcı."

 

(14 Şubat 2008)

 

Üniversitenin misyonu ve acil reform gereksinimi

 

 

Üniversitenin misyonu ve acil reform gereksinimi

Üniversitelerimiz sahiden üniversite değildir. üniversitelerimizde hem altyapı hem anlayış olarak köklü bir reforma gereksinim bulunmaktadır. Türkiye sorun olmaması gereken konuları çözümsüzlük noktasına getirerek enerjisini boşa harcamaktadır

16/02/2008 (403 kişi okudu)

 

ÜMİT KARDAŞ 

"Kurbağa kendi batağından çıkmamışken ben ona nasıl denizden söz edebilirim? Kendi yöresinde kalan yaz kuşuna buzdan nasıl söz edebilirim? Bilge kendi öğretisinin tutsağıysa eğer, ona nasıl yaşamdan söz edebilirim ki?"
Chuanga Tse (İ.Ö.4 yy)


Üniversite reformunun temelinde üniversitenin görevinin ne olduğunun doğru olarak belirlenmesi yatmaktadır. "Üniversite neye yarıyor? Niçin orada duruyor" sorusunun yanıtını aramak, bu soruyla yüzleşmek gerekiyor. Dünyadaki örneklerden yararlanmamız kuşkusuz önemli olmakla birlikte, sorunla boğuşmamız, öykündüğümüz örneklerin gerçek anlamını, kusurlarını ve sınırlarını saptamamız zorunludur. Yine de diğer ülkelerle aynı çözümlere ulaşabiliriz. Bu önemli değildir. Önemli olan, sorunlarımızı yaratıcı çabalarımız sonucu çözme gücümüzü göstermemizdir.
Uluslar okulları büyük olduğu için büyük olmazlar. Bir ulus büyük olduğu zaman okulu da iyidir. Okulu iyi olmayan büyük ulus yoktur.
Aynı durum politika, ekonomi, yargı, din için de geçerlidir, bir ulus siyasal açıdan veya ekonomik açıdan küçükse okullara umut bağlamak boşunadır.
Okul ya da üniversite kendi duvarlarının arasında yapay olarak üretilen eğitsel havadan çok daha fazla, tümüyle varolduğu toplumun havasına bağlıdır. İki taraftan gelen etki dengeli olduğu zaman üniversite iyidir. Fransız ortaöğretimi ya da İngiliz üniversitesi yetkin örnekler olsa bile başka yerlere aktarılamazlar. Çünkü bu okullar kendi ülkelerinin bir parçasıdırlar. Gerçeklerinin tümü onları yaratmış olan ülkedir. Alman bilimi salt üniversitenin kurumsal erdemlerinden doğacak olsa cılız kalırdı. Ancak Alman ulusunun ruhunda esen özgürlük yeli özendirici olmuş ve bilimsel yetenekleri taşımasını bilmiş, böylece üniversitelerin kusurlarını örtmüş, zaaflarını dengelemiştir. (Gasset Y. Jose Ortega, 'Üniversitenin Misyonu') Bu nedenle taklitçilikten çok sorunlarımızı kendi kafamızla irdelememiz gerekmektedir. Gerçek benliği bulma ve kendi kanılarını kendi yaratma çabasını göstermek gerekmektedir. Bu bir savaştır, bir uğraştır, bir çabadır. Kuşkusuz yabancı ülkelerden bilgi aranacaktır. Ancak modeli kendimiz yaratma uğraşını vermeliyiz...
O halde üniversitenin misyonu nedir? sorusuna yanıt armalıyız.

Üniversitenin sundukları
Üniversiteler bugün Avrupa dahil yükseköğrenimde iki şeyi sunmaktadırlar. Zihinsel mesleklerin öğretimi ve bilimsel araştırma ile birlikte araştırmacıların yetiştirilmesi. Üniversite gençlere doktor, avukat, yargıç, öğretmen, ekonomist, yönetici olmayı öğretir. Ayrıca üniversitede araştırma yapılır, bilim üretilir ve araştırma yapmanın teknik ve metotları öğretilir. Ancak ülkemizde gençlere meslek kazandırma yönünden verilen öğretim niteliksiz ve kalitesiz olduğundan sonuç olumsuzdur. Altyapısı olmayan, ülkenin zayıf siyasi ve ekonomik yapısının yansıdığı üniversitelerden fazla bir şey beklenemeyeceği açıktır. Yine ülkemizde üniversitelerin bilim üretme ve bilim adamı yetiştirme işlevi çok düşük düzeydedir. Bu kusur üniversitelerin örgütleniş biçiminden, yasal düzenlemelerden doğduğu gibi bilimsel yönelimin ve araştırma yeteneğimizin geleneksel kıtlığından kaynaklanmaktadır.
Ancak yükseköğrenimin mesleki eğitim ve araştırmadan çok daha önemli bir misyonu kültür ya da çağın sahip olduğu canlı fikirler dizgesinin eğitimini yeniden yaratmaktır. Yaşam bir kargaşa, bir vahşi ormandır. Ama insan beyni o kargaşa ortamında, kaybolmuşluk duygusu içinde tepki gösterir. Kendisine yollar, patikalar bulmaya çalışır. (Tüm kültürlerin başlangıcında yol anlamına gelen sözlere rastlanır. Yunanlılar'da methodos, Çinliler'de Tao.) Diğer bir deyişle evren üstüne fikirler, nesnelerin ve yaşanılan dünyanın ne olduğu hakkında somut kanılar. İşte tüm bunlar, yani fikir ve kanılardan oluşan dizge tam anlamıyla kültürdür. Kültür, yaşam denilen deniz kazasında insanın önüne atılan can simididir. Kültür insanın yaşamı anlamsız bir trajedi gibi yaşamamasını sağlar. (Eriç Murat, 'Kültür ve Yaratıcılık')

Altyapı ve mesleki eğitim
Fikir sahibi olmadıkça insan gibi yaşamayız. Fikirlerimiz neyse biz oyuz. İnsan, yaşamını insanlık yazgısının belli bir evrimi düzeyinde sürdürür. İnsan belli bir kuşağın içine doğar. Bu nedenle insan çağının fikirlerinin düzeyinde yaşamak durumundadır. Kültür her çağdaki fikirlerin yaşamsal dizgesidir. (Raymond Williams, 'Kültür') Çağımız üniversiteleri mesleki eğitimleri karmaşıklaştırmış ayrıca kültür aktarımını ise ortadan kaldırmış bulunmaktadır. Bu eleştiri Avrupa üniversiteleri bakımından yapılmaktadır. Bizim üniversitelerimiz bakımından ise böyle bir eleştiri düşünülmemektedir bile. Çünkü ülkemizde üniversitelerin altyapısı olmadığı gibi, mesleki öğretim dahi yeterince kaliteli verilememektedir. Bilimsel araştırma bakımından üniversitelerimiz ise verimsizlik içindedir. Ayrıca üniversiteler YÖK sistemiyle merkezi, hiyerarşik yapılanma içinde kendi dinamiğini harekete geçiremediği gibi herhangi bir reform hareketine karşı kilitlenmiş bulunmaktadır. Siyasetinde, ekonomisinde, yargısında çözüm üretemeyen bir ülkenin üniversitesini iyi duruma getirmesi olanaksızdır.
Aslında üniversitenin kültür aktarımı yapması çok önemli bir işlevidir. Hatta mesleki eğitimden daha önemlidir. Avrupa sıradan insanının kültür zayıflığı buna bağlanmaktadır. Çünkü Avrupa sıradan insanının Dünya ve insan üstüne çağına yakışır bir fikir dizgesinden yoksun olduğu belirtilmektedir. Aynı sorun bizim insanımız için de geçerlidir. Bugünün insanı her zamankinden daha bilgili, ama her zamankinden daha kültür yoksulu bir avukat, doktor, bilim adamıdır. Bilim, insanın eriştiği en büyük kazanımdır. Ama ondan üstün olan, onun gerçekleşmesine olanak sağlayan, insan yaşamının kendisidir. Bu nedenle meslek sahiplerinin meslekleri dışında kendi çağlarının düzeyinde yaşayarak toplumun yaşamını etkileme yeteneğini kazanmaları önemlidir. İşte bu nedenle üniversitede kültür eğitimini yaratmak temel bir uğraş olmalıdır. Doktor, yargıç, avukat, general veya din adamı bugün fizik kozmosun ne olduğunu bilmiyorsa, insanlığı bugünkü kavşak noktasına getirmiş bulunan tarihsel değişimler konusunda kafasında tutarlı bir kavram bulunmuyorsa, fizik biliminin yarattığı yaşamsal evren fikrine, tarih ve biyoloji fikrine yabancı ise kültürlü insan sayılmaz. Böyle bir insanın gerçekten iyi bir avukat, iyi bir doktor ya da öğretmen olması da çok güçtür. Ayrıca yaşamının mesleki uğraşı dışında kalan alanlarında etkisiz ve güdük kalacak, vasatlığı aşamayacaktır. Oysa yaşam ormanında yolu şaşırmamak için yaşanılan zaman ve mekân üstüne fikir sahibi olmak gerekir. (Gasset, agy) Türkiye dışında Avrupa Üniversitelerinde artık kültür eğitimi başrole çıkmaya başlamıştır.
Sonuç olarak üniversitenin öncelik sırasına göre işlevi üç başlıkta toplanabilir.
1-Kültür aktarımı, 2-Meslek eğitimi, 3-Bilimsel araştırma ve yeni bilim adamlarının yetiştirilmesi.
Şimdi ülkemizdeki üniversitelerin bu işlevi ne denli yerine getirdiğini düşünelim. Üniversitelerimiz sahiden üniversite değildir. Veremeyeceği ve bekleyemeyeceği şeyleri veriyor ve bekliyormuş gibi yapan bir kurum sahte ve yozlaşmış demektir. "İstediğini yapamayan, yapabileceği şeyi istemeli." (Leonardo da Vinci) Dilediğimiz her şeyi olacağımızı iddia edebiliriz ama olmadığımız şeymişiz gibi yapmak doğru bir davranış değildir. Mış gibi yapmak. Bu, kendi kendimizi kandırmak olur ve yozlaşmayı getirir. Böyle bir kurum aşağılanmaya alışır ve özsaygısını yitirir. Bu nedenle üniversitelerimizde hem altyapı hem anlayış olarak köklü bir reforma gereksinim bulunmaktadır. Türkiye sorun olmaması gereken konuları çözümsüzlük noktasına getirerek enerjisini boşa harcamaktadır. Üniversiteye kimliği konusunda tereddüt yaratmayacak her türlü giysiyle girilebilir. Türbanla üniversiteye girmek tartışılacak bir konu değildir... Türkiye üniversite olmayan mekânlarını nasıl gerçek bir üniversite haline getireceğini tartışmalıdır.

Ümit Kardaş: Avukat

 

M.Ali Kışlalı AKP çoktan kapatılmalıydı. hooopppalaaaaa


M.Ali Kışlalı AKP çoktan kapatılmalıydı

 

M.Ali Kışlalı

16/02/2008 (2847 kişi okudu)

Onursal Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş 'AKP Çoktan Kapatılmalıydı' başlıklı 367 sayfalık son kitabını yayımladı. Güncel 48 konudan 13'ünü AKP'nin anayasal rejimle ilgili yaklaşımlarını odak noktası olarak kabul edip, bilinen hukuk alanındaki mücadeleci kişiliği ve rejime olan inancını sergiledi. Okurun bu hukuk temelli olayları değerlendirebilmesi için, kitabının 200 sayfalık bölümünü ilgili Anayasa Mahkemesi kararlarına ayırmış.
'Parti Kapatma Nedenleri' ve 'Parti Kapatmayla Yetinmiyorlar' bölümlerinde konunun uluslararası alanda nasıl ele alındığını uzmanca ortaya koyarak tartışmaların bilgi temelini oluşturuyor.
'İrtica İktidardadır' bölümü değerlendirmesinde 10. Cumhurbaşkanı Sezer ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın görüşleri de yer alıyor.
'Türk Laisizminin Tanımı', 'Kamusal Alan Sorunu', 'Türban Siyasi Simgedir', 'Türban Yasağının Nedenleri' bölümleri günümüzdeki tartışmalara ışık tutan hukuki yaklaşımlar içeriyor.
Kitaba ismini veren 'AKP Çoktan Kapatılmalıydı' bölümünde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı iken açtığı dava sonucunda Anayasa Mahkemesi'nin Refah Partisi'nin kapatılmasına nasıl, hangi gerekçe ile karar verdiğini anlatıyor. Daha sonra da Refah Partisi'ni izleyen Fazilet Partisi'nin kapatılmasına sebep olan, bu parti yöneticilerinin türban istismarının Anayasa Mahkemesi'nce nasıl ele alındığını hatırlatıyor. Anayasa Mahkemesi'nin kapatma kararını naklediyor.
Vural Savaş ve ondan sonra Cumhurbaşkanı Sezer'in aynı göreve seçtiği Sabih Kanadoğlu sadece bu görevleri sırasında, Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasasında yazılı özellikleriyle şekillenmiş rejimi muhafaza etmek için çaba göstermediler. Emekliye ayrıldıktan sonra da, bu alanda unutulmaz hizmetler yaptılar. Şimdi yerlerine getirilen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da aynı misyonun gereğini yapıyor. Bu çabaların ne işe yaradığı herhalde çok yakında, Anayasa Mahkemesi'nin vereceği kararla görülecek.
* * *
LE FİGARO'DAKİ MEKTUP- Ankara'da TBMM'de AKP-MHP işbirliğiyle Türkiye'yi nereye götüreceği belli olmayan anayasa değişiklikleri oylanırken Fransa'nın muhafazakâr Le Figaro gazetesinde 'Yaşasın Atatürk-Acı Gün' başlıklı, olayların Avrupa'dan nasıl göründüğünü irdeleyen bir Türk okur mektubu yayımlandı:
"Bu, Türk Anayasası'nın ve onun laik temellerinin tartışmaya açılmasından başka bir şey değildir. AB'nin bu memlekete verdiği tatlı katılım vaatlerinin pek faydalı olduğunu sanmıyorum. Türkiye'nin 'demokratlaşması'nı teşvik etmek onu popülist İslamcılık yolunda daha fazla teşvik etmekten başka işe yaramıyor. (Ancak belki de bu tutum, AB'nin kapısını onun suratına daha kolayca kapatmak için ele alınmış gizli bir strateji olabilir.)
Bu arada anayasanın kefili olan ordu ne yapıyor?
Türkiye'nin modernleşmesi,ülkenin kadınlarına tanınan özgürlükler,hepsi Atatürk'ün mirasıdır ve kimsenin dincilere ödenecek borcu yoktur.
Din siyasetten ayrı tutulmalıdır,aksi halde netice bugün İran'da görünen sefil rejimin benzerine varır.
Türkiye'nin AB'ye katılımı konusunda herkes farklı düşünebilir, ancak şurasını da unutmamak gerekir ki, Türkiye, Avrupa'nın (coğrafi bakımdan) kapısındadır. Olanlara tepki göstermemek, zımnen hadiseleri teşvik etmek ve gözlerimizi kapatmaktır. Yakınımızda baş gösteren bu problem, er veya geç, bir çözüme kavuşturulamazsa, olayların sınırların ötesine yayılmayacağını sanmak mantıki olmayacaktır. Demokratik rejimlerin korunup kollanması kendiliğinden olan bir iş değildir. Aksine; popülist politikalara karşı durmadan devam eden bir savaştır.
AKP İslamcılığı dini akım değil, bir popülist ideolojidir."

Laik kibir, iktidar hırsı, geleneğin direnişi... bu makaleyi saklayın

 

 

 

Laik kibir, iktidar hırsı, geleneğin direnişi...

Laik kibir, iktidar hırsı, geleneğin direnişi...

Türkiye'deki başörtüsü tartışmaları sadece dinle ilgili değil.

'Beyaz Türkler'le dindar kesim arasında laiklerin kibrinin damgasını vurduğu bir iktidar mücadelesi, gelenekle de modernite arasında bir çatışma söz konusu.

AKP'nin Vakıflar Yasası ve 301 konusunda ayak diremesiyse rahatsız edici

16/02/2008 (600 kişi okudu)

Türkiye'nin laik seçkinlerine göre,

karanlık çağlara doğru geri adım

atılıyor; muhafazakârlarına göreyse

verilmekte geç kalınmış bir hak söz

konusu.

 

Ne olursa olsun, üniversitelerde başörtüsü takılması üzerindeki yasağı kaldıran ve meclisin onayladığı anayasal değişiklikler, ılımlı İslamcı Başbakan Erdoğan'la laik muhalifleri arasında yeni bir savaşı tetikleyecek.


Çok sayıda üniversite rektörü değişiklikleri, 9 Şubat'ta büyük bir meclis çoğunluğunca kabul edilmesine rağmen görmezden geleceklerini ilan etti.

On binlerce Türk protesto için sokağa döküldü. Anamuhalefet lideri Baykal Anayasa Mahkemesi'ne gitme sözü veriyor ve değişikliklerin laikliğin anayasal güvencelerini çiğnediğini savunuyor.

Mahkeme, geçen mayısta cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda çıkan ihtilafta olduğu gibi, bu yönde karar verebilir.

Nasıl bir karar çıkarsa çıksın, değişiklikler fiiliyata geçmeden önce hükümet, kampüslerdeki kılık kıyafete yönelik daha belirgin kurallar için değişiklik yapmalı.

 

Bazı felaket tellallarının kehanetine

bakılırsa, 1970'lerde solcu

öğrencilerle milliyetçiler ve İslamcılar

arasında yaşanana benzer şiddet

olayları patlak verecek.


AKP iktidara ilk gelişinden beri, başörtüsü kısıtlamalarını kaldırması yönünde tabanının baskısı altında. Anketler çoğu Türk'ün üniversitedeki yasağın kaldırılmasından yana olduğunu gösteriyor.

 

Generaller bile değişikliğe dair sessizliğini koruyor.

 

Peki yaygara neyle ilgili?

 

Bir yanıt şu:

Başörtüsü savaşı aslında sadece dinle ilgili değil.

 

Daha ziyade orta Anadolu'dan gelen dindar Türklerden menkul yükselen bir sınıfla, generaller ve yargının desteklediği 'beyaz' Türklerden menkul laik seçkinler arasında bir iktidar mücadelesi bu.

 

İstanbul sosyetesinden biri, "Başörtülü kadınlar eskiden hizmetçimizdi, şimdi komşumuz oldular" diyor kibirle.

 


Fakat kibir ve iktidar hikâyenin sadece bir kısmı.

Tartışma İslam'la demokrasi arasında olduğu kadar gelenekle modernlik arasındaki bir çatışmayı yansıtıyor.

 

Birçok Batılılaşmış, orta sınıf Türk, özellikle de kadınlar, hayat tarzları adına korkuyor.

 

Sarmaşık misali saran muhafazakârlığın bir başka örneği olarak, televizyonda alkol gösterilmesinin yasaklanmasından dem vuruyorlar.

Bir AKP vekilinin başörtüsü konusunda kampüsleri devlet dairelerinin izleyeceğini söyleyerek böbürlenmesi kaygıları daha da artırıyor.

 


Yasağa karşı kampanya yürütenler bile, hükümetin planlarına dair hiçbir şey bilmediklerinden yakınıyor. Bazıları, amacın yerel seçimlerde oy toplamaktan ibaret olduğuna inanıyor.

 

AKP cinsler arası eşitliği güçlendirmek konusunda ciddi olsaydı,

 

"Kabinede birden fazla kadın yer

alırdı" diyor AKP yanlısı bir bayan.

 

Ve eğer kadınların örtünmesi, Erdoğan'ın iddia ettiği gibi bir hak meselesiyse, hükümet ifade özgürlüğünü suç kılan 301. maddeyi niye kaldırmıyor? Hükümet AB'nin devlet tarafından el konulan mülklerinin gayrimüslim azınlıklara geri verilmesinin kolaylaştırılması taleplerine de ayak diriyor.

 


Bazılarına göre bunun bir nedeni,

AKP'nin başörtüsü konusunda

meclis çoğunluğunu elde etmek için

küçük bir aşırı sağcı partinin

desteğine ihtiyaç duyması.

 

Bu gelişmeler çerçevesinde Erdoğan'ın AB üyeliğine azalan ilgisi, liberal destekçileri arasında artan bir rahatsızlığa yol açıyor.

 

Liberallerin sorunu, yüzlerini çevirecek başka hiçbir yerlerinin olmaması. Atatürk'ü ve modernliği savunduğunu iddia eden Baykal, AB'nin istediği reformların en katı karşıtlarından.


10 yılda art arda üç seçim kaybetmesine karşın sarsılmaz bir biçimde koltuğunda oturuyor.


Daha büyük endişe şu: Türkiye henüz, ister dindar ister laik, ister Türk ister Kürt olsun, bütün bireylerin haklarını koruyabilecek bir denetim ve denge sistemi kurabilmiş değil.

Avrupa yanlısı cumhurbaşkanı Gül'ün de iddia ettiği gibi, AB üyeliği Türkiye'nin hastalıklarına deva olabilir. Tabii ancak Erdoğan (ve mevcut AB üyeleri) kabul ederse.

 

(14 Şubat 2008)

 

Mağlup sayılır bu yolda galip

 

Günün Sözü
Bozulan dostluktan sonraki nefret, meyvelerin en öldürücüsüdür.
G.E.Lessing
 
Tarihte Bugün

Takvimler 16 şubat tarihini gösterdiği zaman.

..1950 yılında,
Tek dereceli gizli oy ve açık tasnif esaslarını taşıyan çoğunluk sistemine dayalı Seçim Kanunu kabul edildi

 


Murat Belge Mağlup sayılır bu yolda galip

 

Murat Belge

16/02/2008 (2957 kişi okudu)

Dünyanın en sıradan bilgilerinden biri, yaptığımız bir işi, normal olarak, olabilecek en iyi şekilde yapmak isteriz. Sabah 'odamı, masamı toplayayım' diye yola çıkıyorsam, bunları pırıl pırıl bir hale getirmeye çalışırım. Falan konuda bir yazı yazacaksam, yazının eksik bıraktığı bir şey kalmasın diye titizlenirim.
Ama bazı işler, kendileri, sorunludur. Onların 'iyi yapılması'nın ne gibi sonuçları olacağı konusu, daha baştan tartışmalıdır.
Bir süre önce 'sınır ötesi operasyon' denen iş yapıldı. Bunun öncesinde bombalarla, mayınlarla hayatını kaybeden insanların sayısı iyice çoğaldığı için, toplum da, böyle bir 'operasyon' olmasını istiyor, sabırsızlanıyordu.
Şimdi gene 'yapılan işi iyi yapmak' mantığından gittiğimizde, burada 'iş', son kertede 'öldürmek'. 'Gittim, 20 kişi öldürdüm, geldim' diyene muhtemelen, 'Bravo' diyorlar. Ama '50 kişi öldürdüm, geldim' diyene, tanım gereği, birincinin iki katı tezahürat yapmak gerek. 'İşin' kendine özgü, böylece tırmanıp gitmeye yatkın.
Ama böyle bir olay karşısında bir an durup düşünmek gerekiyor: 20 değil de 50 kişinin hayatına son vermek, bizi çözüme, o 'mutlu son'a yaklaştırdı mı, yoksa uzaklaştırdı mı? Bana sorarsanız, ikincisi oldu, yani uzaklaştırdı. Başından beri de böyleydi bu. Ama daha başlarda, bu konularda içini fazla kurcalamadığımız önyargılarımız, sorgulamadığımız kalıplarımız olduğu için, dünya böyle gösterildiği, kabul edildiği için, bir davranışa kaptırıp gidiyorduk. Gide gide, bugünlere de geldik. O günden bugüne yürünen yol ortada ve o yol üstünde cesetten geçilmiyor. Peki çözüm, o 'mutlu son' nerede? Yaklaştı mı? Hayır, yaklaşmadı, hatta uzaklaştı.
Geçen bu yıllar, bütün bu olaylardan sonra, durumun böyle olduğunu görenlerin sayısı çoğalmaya başlamış olabilir.
Ama bu bakış hâlâ egemen bakış değil, çünkü bizim siyasi ve genel kültürümüzde barışçıllık değil çatışma kavramı egemen. 'Çözüm' denince yumruğu daha kuvvetli vurmak gibi bir şey anlayan, 'uzlaşma' denince ayıp, 'erkek adam'a yakışmayan bir şeyden söz edildiğini düşünen bir kültürel arkaplanımız var.
Türkler ve Kürtler, birlikte varolmanın tarzı'nı arıyoruz. Olayı bütün ayrıntılarından arındırıp en soyut ve yalın haliyle baktığımızda, konu bu, sorun bu. Ben birisiyle birlikte yaşamak istiyorsam, tanım gereği, onun soyunu sopunu nasıl yok edeceğime dair plan yapmam.
Mantığa da, hiçbir şeye de sığmaz bu.
Yakın zamanlara kadar bu olayı 'Zabıta vakası' gibi görmeye, öyle olmadığını bilse bile 'öyleymiş gibi yapmaya' eğilimli olanlar, hiç değilse bir kesimi, bir süreden beri, 'Bu sorun yalnız askeri tedbirle çözülmez' demeye başladılar. Bir zamanlar bu konuda konuşurken 'siyasi çözüm' kavramını telaffuz edenlere 'vatan haini' gözüyle bakılıyordu- öyle bakmak 'makbul vatandaşlık' gereği sayılıyordu.
Şimdi buralarda epey bir şey değişti, sanıyorum. Ama bu değişim hâlâ yeterli değil. Gerek 'yetkili çevreler'de, gerekse doğrudan doğruya toplumun kendisinde, o geleneksel 'çatışmacı/bastırmacı' kültürün öğeleri hâlâ ağır basıyor. Bunu mutlaka değiştirmemiz gerekiyor ve burada medyanın oynadığı ve oynayabileceği rol son derece önemli.

AKP'nin samimiyetine MHP gölgesi düştü

 

 

Günün Sözü
Bozulan dostluktan sonraki nefret, meyvelerin en öldürücüsüdür.
G.E.Lessing
 
Tarihte Bugün

Takvimler 16 şubat tarihini gösterdiği zaman

...1950 yılında,
Tek dereceli gizli oy ve açık tasnif esaslarını taşıyan çoğunluk sistemine dayalı Seçim Kanunu kabul edildi.

 

 

AKP'nin samimiyetine MHP gölgesi düştü

AKP'nin samimiyetine MHP gölgesi düştü

AKP'nin samimiyetine MHP gölgesi düştü

AKP'nin samimiyetine MHP gölgesi düştü
AKP'nin samimiyetine MHP gölgesi düştü

AKP'nin samimiyetine MHP gölgesi düştü

Her tür özgürlüğün yanında olduğu savıyla dindar olmayan kesimden de oy alan AKP samimi görünmüyor.

Zira, sadece kendi çekirdek seçmenine hitap eden türbanı ele alıp, diğer açılımlara karşı olan MHP'yle ittifak yaptı

16/02/2008 (690 kişi okudu)

 

Yigal Schleifer

Türkiye'de laiklikle İslam arasında süregelen mücadeledeki çoğu gelişme gibi, meclisin üniversitelerdeki başörtüsü yasağının kaldırılmasına yönelik son oylaması da hem ülke içinde hem de dışında epey keskin çizgilerle yorumlandı.

 

Türk laikler -ve İsrail'le diğer yerlerdeki endişeli gözlemciler- açısından, yasağın kaldırılması Türkiye'nin yavaş yavaş ilerleyen İslamlaşmasının bir başka işaretiydi; hatta belki de, İran tarzı şeriat yönetimine giden yolda bir başka adımdı.

 

Liberal AKP'nin üyeleri ve dini eğilimli destekçileri içinse, meclisin adımı demokrasi ve insan hakları adına bir zaferdi.


Peki hangisi doğru? Yanıt aslında, AKP'nin bu noktadan sonra işleri nereye götüreceğinde yatıyor ve şimdiden rahatsız edici işaretler var. AKP geçen yaz ses getiren seçim zaferiyle yeniden iktidara geldi. Zaferi kısmen etkileyici ekonomik siciline bağlıydı. Fakat, Türkiye'de demokratik değişim fikrini temsil eden tek partinin AKP olduğunu düşünen ve dindar olmayan çok sayıda seçmenin de oyunu kazanmayı başarmıştı.

MHP zorluk çıkaracak


Liderliğinin kökleri siyasal İslamcı harekete dayansa da, AKP kendisini Avrupa'daki Hıristiyan Demokratlar'a daha yakın bir çizgideymiş gibi sundu -muhafazakâr ama dinin yönetmediği bir parti gibi.

 

Örneğin bir önceki iktidarında, AKP Türkiye'nin çağdışı ceza yasasını güncelleyip ülkeyi AB rotasına sokan bir dizi önemli siyasi reforma imza attı. Seçim kampanyasında da parti, 1980'deki darbe sonrası ordunun hazırladığı ve başörtüsü yasağı dahil pek çok anti-demokratik yasanın kaynağı sayılan anayasanın yerine sivil anayasa getirme sözü verdi.


Fakat AKP iktidara yeniden geldiğinden beri, demokratik reform hevesini kaybetmiş görünüyor. Yeni anayasanın taslağı aylardır hazır ama hâlâ açıklanmadı. Ayrıca, hükümet söz vermesine ve AB baskısına rağmen, ceza yasasının 'Türklüğe hakaret edenleri' cezalandırmak için kullanılan ve ifade özgürlüğüyle ilgili meselelerdeki sicili lekeleyen 301. maddeyi değiştirmek yönünde adım atmış değil.


Gerçekte, hükümetin yeniden seçilmesinden beri geçirdiği tek kaydadeğer reform, başörtüsü yasağının sonlanmasını mümkün kılan anayasa değişikliği paketiydi. Bu örnekte, yasa meclisten haftalar içinde geçebildi. Fakat gözlemcileri şaşırtan tek şey yasanın kabul edilme hızı değildi.

Değişikliklerin geçeceğinden emin olmak için hükümet, ülkenin AB'yle ilgili pek çok politikasını reddeden ama başörtüsü yasağının kaldırılmasını destekleyerek dindar seçmenler arasındaki çekiciliğini artırmayı uman sertlik yanlısı MHP'yle, bazı eleştirmenlerin 'çıkar ittifakı' dediği bir ittifak kurdu.

 

Hükümeti desteklemiş olan çok sayıda Türk liberal şimdi, AKP'nin başörtüsü reformunu gerçekleştirme gayretinin, diğer demokratik reformlar pahasına olacağından endişeli.

 

Partinin milliyetçi MHP'yle anlaşması şimdiden acı meyveler vermeye başladı; haberlere göre, hükümet dini azınlıkların devlet tarafından el konulan mallarının geri verilmesine yönelik bir yasa tasarısının bazı noktalarından geri adım atmaya hazır. MHP bu yasaya karşı.


Başörtüsü yasağının kaldırılması, Türkiye'nin yeni İslami seçkinleriyle yerleşik laik seçkinler arasındaki mücadelenin son ayağı da değil. Atatürk'ün laikleştirici

reformlarından yaklaşık 80 yıl sonra, ülke yeni bir tur reforma doğru yol alıyormuş gibi görünüyor; bu kez kamu hayatında dine daha fazla yer açmak amaçlanıyor.

Söz konusu reformlar, sadece AKP'nin çekirdek seçmenleri değil, tüm Türklerin yararlanacağı demokratik değişikliklerle uyumlu ilerlediği sürece bunun tehlikeli

bir durum yaratması şart değil.

En yeni azınlık laikler olabilir


Hükümet liderleri 2008'i 'AB yılı'na dönüştürmeye söz verdi ve 'sürprizlerin' geleceğini ilan etti. Fakat son olayların gösterdiği üzere AKP, demokrasiyi desteklemek için gereken diğer reformları ele almaktan ziyade, son derece bölücü de olsa kendi seçmenlerinin gözünde değerli olan meselelerle uğraşmaya daha istekli.


'Azınlık meseleleri' diye adlandırılabilecek konulardaki heves eksikliği, Türk laikliği için de hayra âlamet olmayabilir.

 

Laik CHP'nin sadece yüzde 20 oy aldığı seçimlerin de gösterdiği gibi, (bazı ciddi güç noktalarına hâkim olsalar bile) şimdi laikler bir azınlık.

 

Oylama sonrası Sabah gazetesinde bir karikatür yayımlandı:

Başörtülü bir kadın, bir banka memurunun üzerinde 'özgürlük' yazan penceresinin önünde duruyor.

Arkasındaysa, ülkedeki azınlıklardan menkul, bir Kürt, bir Alevi, bir Hıristiyan, bir Yahudi ve bir eşcinselden oluşan bir sıra var.

 

Başörtülü kadın onlara "İtmeyin, sıramızın gelmesi için çok bekledik" diyor.

Bazı laiklerin, yani Türkiye'nin belki de en yeni azınlığının endişesi, kendilerini yakın

zamanda bu sıranın en arkasında bulmak.

 

(İsrail gazetesi, 15 Şubat 2008)

 

 

İncirlik Üssü'nden ceset kaçırma

 

 

İncirlik Üssü'nden ceset kaçırma

İncirlik Üssü'nden ceset kaçırma

İş arkadaşını öldüren servis şoförü Metin Alcellat, cesedi arka koltuğa oturtarak İncirlik Üssü'nden çıkarmış.

 

16/02/2008 (281 kişi okudu)

 

NEŞET KARADAĞ 

ADANA - Amerikan hava üssü İncirlik'in güvenlik duvarı, arkadaşını öldürüp minibüsün arka koltuğuna oturtup dışarı çıkaran Türk şoför tarafından delindi!


İncirlik Hava Üssü'ne işçi taşıyan servis firmasının şoförü 47 yaşındaki Metin Alcellat, iddiaya göre çarşamba gecesi, iş arkadaşı Murat Taze'yi üssün içindeki şirkete ait idari büroda bıçaklayarak öldürdü. Sonra da dışardan bakanlar tarafından 'yaşıyormuş' gibi gözükmesi için Taze'nin cesedini minibüsün arka koltuğuna oturttu.


Servis minibüsüyle İncirlik Hava Üssü'nün arka kapısından çıkış yapan zanlı bu arada hem kendi hem de öldürdüğü arkadaşının kartını cihazdan geçirdi. Katil zanlısı, üsten çıktıktan sonra arkadaşının cesedini D- 400 karayolu kenarındaki bir çalılığa attı. İncirlik Hava Üssü'nde çalışanların gece servisinin yapılmaması üzerine şirket yetkilileri Alcellat ile Taze'ye ulaşmaya çalıştı. Teslim olan Alcellat'ın suçunu itiraf ettiği belirtildi. İfadesine göre Alcellat o gün çok çalıştığını söyleyip arkadaşından servise çıkmasını istedi ancak hakaretle karşılaşınca bıçağına sarıldı.


Olay saatlerinde kapıda görevli bir jandarma ise "Araç çıkarken bir kişi arka koltukta oturuyordu" dedi.

 

Mustafa hakkında her şey

 

Can Dündar
can.dundar@e-kolay.net



Mustafa hakkında her şey

Size Mustafa'nın hikâyesini anlatacağım bugün. 12 Aralık 1970'de Suriye sınırındaki bir köyde doğdu.Ana karnındayken, babası her şeyini kumarda kaybedince bir kamyonun altına atlayarak intihar etti.
Annesi Behiye, oğluna, ölen eşinin adını verdi. Mustafa 13 yaşındayken, üvey babası, kendisini aldattığı gerekçesiyle Behiye'yi oğlunun gözleri önünde kurşunlayarak öldürdü.
Mustafa cenazeden sonra sokağa terk edildi.
***
İstanbul'a gidip amcasının Kumkapı'daki otelinde çalıştı. Aksaray'da komilik yaptı. 6 sene kebapçılarda masa örtülerini yorgan yapıp masalarda yattı. Birkaç kez bıçakla yaralama gibi suçlardan yakalandı.
1990'da askere gitti. Hap kullanıp kendini kestiği için birliğinde "Jiletçi Mustafa" diye tanınır olmuştu. 2 kez firar etti. "Anti-sosyal kişilik" raporuyla terhis edildi.
1995'te Zeynep'e sevdalandı.
Tanışmalarından 15 gün sonra Zeynep, "Gazi olaylarında" polis kurşunuyla öldürüldü.
***
Mustafa, intikamını almak için yanıp tutuştuğu Zeynep'in cenazesinde örgüte katıldı. Kısa bir silahlı eğitim gördü. Gazi olaylarından 6 ay sonra Maslak jandarma karakolunu taradı. İki eri şehit etti.
"Mustafa Duyar" adını Türkiye'ye duyuracak eylem emrini ise 1996 başında aldı:
Sakıp Sabancı'yı öldürecekti.
Sabancı o günlerde İrlanda ve Bask sorununun nasıl çözüldüğünü inceliyordu; hazırladığı "Kürt Sorunu" raporuyla "hoşa gitmeyecek" bir öneriyle ortaya çıkmak üzereydi.
Mustafa, 6 ay önceden Sabancı'da işe alınan Fehriye'nin yardımıyla Türkiye'nin en iyi korunan binalarından birine girdi; Özdemir Sabancı'yı, genel müdürünü ve sekreterini öldürdü. Önce binadan, sonra Türkiye'den rahatça kaçtı.
***
O yılın kasımında Susurluk patladı. Derin devletin birçok faili meçhul cinayette tetikçiler beslediği, Kürtlere para akıtan işadamlarını öldürttüğü ortaya çıktı.
Mustafa, Almanya'dan Şam'a geçmişti ve aklı karışmaya başlamıştı.
Kazada Çatlı'nın bulunduğu arabayı süren İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı'nın, bağlantılı olduğu temizlik şirketi aracılığıyla Fehriye'yi Sabancı'ya yerleştirdiği söyleniyordu.
TV'de Abdi İpekçi cinayetinin azmettiricisi olarak fotoğrafını gördüğü ülkücü Yalçın Özbey'le Almanya'da kendi saklandığı evde karşılaştığını hatırladı, dehşete kapıldı:
"İpekçi'yle Sabancı'yı aynı güçler mi öldürtmüştü?"
Mustafa, suikasttan sonra kendilerinden alınan Baretta marka silahın, Sedat Bucak'ın Susurluk'ta kaza yapan aracından çıktığını, konuyla ilgilenen ANAP milletvekili Eyüp Aşık'a telefonla bildirmişti. "Sabancı'yı Güneydoğu işine el attığı için öldürmemiz istendi" demişti. Suikasttan 3 gün sonra birileri de onu öldürmeye çalışmıştı.
Örgüt kendisini yalnız bırakmıştı. Parasız, barınaksızdı. Nefrete kapıldı. Kullanıldığını anladı. Örgütün bunu hissedip kendisini takip ettiğini fark edince de Türkiye'nin Şam Büyükelçiliği'ne gidip teslim oldu.
Cezaevinde aynı örgüt davasından hükümlü Semra ile evlendi.
16 Ocak 1999'da doğan oğluna "Özdemir" adını verdi. Bu, öldürdüğü adamın adıydı.
***
O günlerde büromu arayan "örgütten" bir kişi "Suikastçıların, olaydan sonra bir polisin yardımıyla kaçtıklarını" öne sürüyor, "Bu işi devlet içinde bir kol yaptı. Bir iç hesaplaşma vardı. İşi bize çözdürdüler" diyordu.
İdamla yargılanan, anılarını kaleme almakta olan ve itirafçı affından yararlanmak için "Bildiğim tüm sırları açıklamaya hazırım" diyen Duyar'la cezaevinde konuşmaya karar verdim.
Adalet Bakanı'na bu röportajın Susurluk'la ilgili ilginç bağlantıları ortaya serebileceğini söyleyerek izin istedim.
Bakan, Duyar'ın da istemesi kaydıyla şifahi izin verdi. Duyar'a sordular, "Tamam" dedi. Yazılı izin bekliyordum.
Sonradan öğrendim ki, bana izin verecek merci, aynı günlerde Karagümrük çetesinin Afyon'a nakline izin vermiş.
Karagümrüklüler, Afyon'a nakledildikten 2 hafta sonra, 15 Şubat 1999'da Duyar'ı hücresinde öldürdüler.
***
Bugünlerde Belçika'dan gelen bir heyet, Fehriye Erdal'ın yeniden yargılanmasıyla ilgili inceleme yapıyor. Belçika iyi bilir bu işleri...
80'lerde Avrupa'yı istikrarsızlaştırma eylemleri düzenleyen Gladyo'nun bir kolu da Belçika'da çıkmıştı. Dünkü Taraf'ın hatırlattığı gibi "onlar Gladyo ile hesaplaşmıştı".
90'larda Belçika Gizli Ordusu'nu çözen Belçika makamları şimdi benzer bir düğümü çözmek için Türkiye'deler...
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek "Günaydın" diyor, ama Türkiye hâlâ uyuyor.
Çünkü Susurluk yaşıyor ve o yaşadıkça, Mustafa'nın kendisi gibi babasını bilemeden yetim kalan oğlu Özdemir de babasının kaderini yaşamaya mahkûm görünüyor.